Aşk Düşlere Sığar Mı? | H. Esra Kara | Berlin Regenbogen Buchhandlung (Gökkuşağı Kitabevi) Öykü Yarışması, Seçkiye Giren Öykü, 2014

Yaşlı bedeni çalan telefonun sesiyle irkildi. İlk defa telefonun iletişimden fazlasını sağladığına tanık oluyordum. Kısık gözlerinin ışıltısı bunca unutulmuşluğun arasında aşkı anımsadığının habercisiydi sanki. “Bu şarkıyı kocam çok sever. Birazdan burada olacak, yine çalar mı?” derken sesi hüznü çoktan konuk etmişti yine. Unutkan sözleriyle hedef şaşırtması kendisiyle bir çeşit yüzleşmeydi sanıyorum. O an yıllardır bana yakıştırdığı rollerin hiç birisi olmadığımı söylemekten usanmış biri olarak adımı bile anımsamayan annemin belleğinin geri dönüşüne neredeyse inanacaktım.

Anneme geçmişte yol aldıran en önemli eşyalardan biri babamın radyosudur. Aslında, beni kökten sarstığından bu yana dost mu, düşman mı olduğunun ayırdına varamadığım, üzeri gerçekler kadar örtülü radyomuzun evimizdeki yeri, benim için de her zaman özeldir. Uzun yıllar yayın akışında yaşamıştık. Hayatımızın ritmi bozulduğunda her şeyi ondan bilip ne de çabuk unutuvermiştik can yoldaşımızı. O ise salondaki kitaplığa sığıştırılmış vakur duruşunu hiç bozmadı. O günleri yaşayanlar bilir. Radyo demek, “ajans” demekti. Babam, ahşap radyonun örtüsünü kaldırır, istasyonu bulurken dikkat kesilirdi. Cızırtılı, vınlamalı sesler arasında konuşacak olursak, işaret parmağını ağzına götürür, “Ajansı dinleyelim,” derdi. Sabırla beklerdim. Çocuk aklımın dediğine göre hiç bitmesin dediğim horoz şekerim gibi onun da sonu vardı elbet. “…Önce özetler,” haberi okumaya başlayan hoş ses, (Ona bu adı yakıştırmıştım.) düzgün Türkçesiyle her dem konuğumuzdu. Babamın mimikleri, onun sesiyle yarışır; yüzü kimi zaman hüzne, kimi de öfkeye keserdi. Yavaş yavaş farkına varıyordum; haberleri dinlerken neşelenmek olası değildi. Susmak belki de en iyisiydi. Zamanı geriye sardığımda o günlerde hoş sesi sevemeyişimin nedeniyle karşılaşıyorum her defasında. Geçmişin rulosundan sıyrılan kareler hızla renkli sinemaskop bir filme dönüşüyor. Belleğim izleyici koltuğundan olaylara müdahale edememenin üzüntüsüyle kendini akışa kaptırıyor. Bedenim bu yüzden belki de hala direniyor bunca yaşanmışlığa. Daha o zamanlar “Yine hangi yüreklere ateş düştü?” diye hayıflanan annemi anlayamayacak kadar toydum. Nasılsa kayıp genç kız; teyzem, anarşik olaylara karışan genç; kuzenim, doğururken kan kaybından ölen; annem değildi. Bunlar yalnızca haberdi. Bize uğramazdı. Hepsi hepsi iki haber arası bir nefeslik molada “ah, vah,” nidalarıyla karşılanır, yenisiyle beraber unutulur giderdi. Soğuk akşamlarda pencerelerimizin perdeleriyle beraber kapanan ruhum, aldırmazdı olanlara. Bir akşam odamızın huzurlu karanlığında; “Bana ne tüm bunlardan, bize ne? Tanımıyoruz hiçbirini,” dememle babam, kaşlarını kaldırıp sertçe bakmış, “Sen bu dünyadan değil misin? Acılar da sevinçler de insana dair,” dediğinde de kalakalmıştım. Babamın şiirsel diline saklanmış gerçekçi bakış açısını, daha o günlerden anlamış olmayı çok isterdim. Yazık ki henüz onu, her an üstümüze yağmaya hazır, öfke bulutu olarak gördüğüm yaştaydım.

Babam çoğunlukla evdeki zamanını, kitaplarına gömülerek geçirirdi. Masası önemliydi. El sürülsün istemezdi. Odasına sessizce girer, fark edilene kadar aramıza giren “gâvurun masasına” (Dedemden duyuyordum. Kızdığı ne varsa başına, gâvurun sözcüğünü ekliyordu.) bakışlarımı bırakır; hemen oracıkta kahramanı babam olan, gizli oyunlar kurardım. Çoğu kere babamın boğaz temizleme sesiyle odadan çıkmam gerektiğini anlardım. Böyle anlarda silahım, sonu gelmez isteklerimi doyuran hırçınlığımdı. Babamın aşkla yüreğime tutunmuş hayaliyle bugün bile başa çıkmakta zorlanıyorum.

Annem, babamı koşulsuz severdi. Bunu bilmek sinirime dokunurdu. O ne dese haklıydı. Bir bildiği vardı ki söylüyordu. “Neden bırakmıyorsun onu? Gidelim de özlesin,” derdim. O, ne olursa olsun hiç değişmeyen gülümsemesiyle başımı okşayıp göğsüne bastırarak bana da aşkı ve sabrı öğretmek isterdi sanki.

O yaz, yapışkan sıcak şehri kavururken babam, yurtdışına çıktı. İlk mektubumu annemin yazdığının arkasına yazdım. Üzerine de elimi çizdim. Sanırım böylece el koyuyordum yaşananlara. Babam, duygularını belgelemekten hoşlanmayan bir adamdı. Bilmeyenimiz yoktu, mektup yazmayı sevmezdi. Biz yazar, ondan beklemezdik.

İlk ayrılığımızdı. Dedemlerde kalmaya başlamıştık. Duruma çabuk alışmıştım. Dedemin hoşgörüsüne sığınıp babamın zıddı ne varsa yapıyordum. Annem de pek karışmıyordu. O yaz, hayatımın büyük sözünü söyledim. “Keşke babam olmasaymış, oh be, ne iyiymiş böyle!”

Uzun günlerin akşamüstleri kahvede arkadaşlarıyla “Ne olacak bu memleketin hali?” sorusuna yanıt arayan dedem, bazı akşamlar her geçişimizde vitrinine sinek gibi yapıştığım oyuncakçıya uğrardı. Dönüşünü ortancaların arkasına saklanarak dört gözle beklerdim. Her seferinde orada olduğumu bilmezden gelir, sözde korkutmama izin verirdi. Paketleri taşımasına yardım ederken “Keşke babam da dedem gibi olsa,” diye geçerdi aklımdan. Yine böyle bir gün dedem, küçük bir kutu uzattı bana. İçinden el kadar kulaklıklı radyo çıktı. “Al, bu senin. Cep radyosu diyorlar. Bundan böyle istediğin zaman dinlersin.” Dünya benimdi. Kendimi hiç bu denli önemli duyumsadığımı anımsamıyorum. İlk işim, haberi babama postalamak oldu. “Döndüğünde kocaman radyonu istediğin kadar dinle. Ajans bitince de üstünü ört. Artık benim de radyom var.”

Yazın sonuydu. O sabah babam telefon etti. Akşama evdeydi. Yaşanan telaşa ben de karıştım. Anneme birden can geldi. Heyecanı her halinden belliydi. Yanağıma öpücükler konduruyor, uslu durmam için tembihliyordu. O günden sonra bir daha ne o kadar güzel ne de neşeli olabildi. Babaannemle koşuşturuyorlar, babamın sevdiği ne varsa pişiriyorlardı. Yemek kokularıyla açlıktan zil çalan karnıma radyodan yayılan neşeli nağmeler eşlik ediyordu.

Onu özlemiş miydim, bugün anımsamıyorum. Yalnızca acımasız bir elin yüreğimi sıkıp bıraktığını ve ağlamak istediğimi anımsıyorum. Oyalanmak için kulaklığı taktım. “…Önce özetler.” Hoş ses yüreğimi bir başka hoplattı bu defa. “…Üniversitesinden öğretim üyelerinin de aralarında bulunduğu …” diye başlayan haberle irkildim. Aşağı katta buldum kendimi. Bir yandan büyük radyo, diğer yandan benimki yarışıyordu “…kazada…” Radyom elimden düştü, çığlıklar parazit sesini bastırdı. Hoş ses, yıllardır başka evlere düşürdüğü ne varsa, bugün de payımızı, esirgememişti bizden. Alabildiğine sahipsiz, alabildiğine yalnızdım. Zembereği boşalmış saattim. Yok daha doğrusu kuklaya dönüşmüştüm. Az önce yüreğimi buran acımasız el, bu kez parmağında oynatıyordu beni, onsuz hareket edemiyordum. Elin buyurganlığı karşı konulamaz haldeydi. Kapıyı açmam için adeta iteliyordu beni. Eskiden böyle şeylerin filmlerde olduğunu düşünen ben iplere bağlı bedenime şaşkın bakan postacıyla karşılaştım. Babamın ilk mektubuyla tanışmam da o güne kısmetmiş. Postacının tanıklığında, usta parmaklar öyle telaşlı saldı ki iplerimi, düşüşüm hızlı oldu. Evde kimse ne beni ne de mektubu fark etti. Kuklacı, bu defa gözlerini mektuba dikti. Onu aldı, göğsüme bastırdı. Kendime geldiğimde babam yoktu. Kuklacı, oyundan çıkarmıştı onu. “Tanrım böyle olsun istemedim, affet, babamı geri ver!” Son bir umutla mektubu açtım. Belki karışıklık, ne bileyim belki tatsız bir şaka. Böylece tek sözü, bakışı, cılız bacaklarımı titreten, elimi, ayağıma dolaştıran babam, mektup oldu o günden sonra.

Her sabah mektupla başlıyordum güne. Üzerime sinen suçluluğumdan arınıncaya kadar defalarca okuyordum. Annem dahil kimseye gösteremedim. Radyo, birkaç gün daha enkazdan, karakutunun bulunuşundan, kimlik tespitinden sonra cenazelerin ailelere teslim edilişinden söz etti. Annem radyonun başından ayrılamıyor, gelebilecek iyi haberi bekliyordu. Ben mektuba, annemse radyoya sevdalıydık artık.

Yıllar telaşlarla geçti, ne benim suçluluk duygum hafifledi, ne annemin beklediği haber geldi. Ne de çocukluğumda bitmesini ümit ettiğim haberlerin sonu geldi. Aksine, şimdilerde güncelliğini bir günde yitiren son dakika haberleri, hayatımızın parçası oldu. Ben de bu bolluktan nasiplendim, aralarına sızdım. Haberlere konu olanları düşünmekle, kendimden kaçabilirim sandım.

Bugün babamın ölümünün; benimse, avaz avaz doğuşumun yıldönümü. O günden bu yana ne çok değişmişim. Herkesle aynı kumaştanmışım da haberim yokmuş. Aynı makas biçermiş hassas dokumuzu. İğneyi başkalarına batırırken, kendime ayırdığım çuvaldız, nasıl da delip geçiverirmiş yontulmamış yüreğimi. Farkına vardığımda vakit çok geçmiş, kimimiz etek, kimimiz pantolonmuşuz artık. Beden beden, boy boy. Kime, neyin uyduğuna bakmadan bit pazarında, yığın yığın tezgahlara atıvermişler bizi. Seç al, elinin beğendiği…

Annem dalgın, bakıyor bugün yine. “Anne, beni dinler misin? Sana söylemek istediğim…” Tepki vermiyor. Zamanın ayırdında olduğunu düşündüğüm haber saatlerinde, ona birkaç defa mektuptan söz etmeye çalıştım. Belki artık taşıyamadığımdan, belki de biraz olsun kendimle uzlaşmak istediğimden. Her defasında işaret parmağını ağzına götürüp “Sus bakalım, ajansı dinleyelim,” diyor. Yükü benden ağırmış, onu derin uykusundan uyandırmaya gücü yetecek tek kişinin hayallerine sarıp sarmaladığı babam olduğunu yeni anlıyorum. Kendi haline bırakıyorum, uyusun. Ve ne zamandır düşlerine sığdırdığı aşkın iyileştirici gücünün, bana da bulaşmasını tüm kalbimle diliyorum.

H. Esra Kara

2014

Avrupa’da Türkçe kitap okurlarına Berlin merkezli hizmet veren Regenbogen Buchhandlung / Gökkuşağı Kitabevi tarafından 2014 yılında düzenlenen Öykü Yarışmasında seçilen eserleri içeren kitap.

kategorisi içinde

tarihinde paylaşıldı

Yazar:

Siz Ne Düşünüyorsunuz?