“‘Günümüzden yaklaşık olarak on üç milyar yıl kadar önce her şey tekillik noktası denilen bir noktadan doğdu,’ diyordu kozmik teori. Önce enerji bu noktada yoğunlaşmış yoğunlaşmış ve iyice yoğunlaşmıştı. Sonra büyümüş, büyümüş ve iyice büyümüştü. Esnemiş, esnemiş ve iyice esnemişti. Ve sonunda bütün esneklik sınırlarını da aştığında şişip iyice gerilen içi dolu bir balonun ansızın patlayışı gibi uzay- zamana saçılmıştı her şey.
Ve böylece o ilk saniyenin sonsuz küçük sayılabilecek bir kısmında oluşan bebek evren varını yoğunu dökmüştü ortalığa. Hiç de cimri değildi. Nesi var nesi yoksa veriyordu. Verdikçe genişliyor, genişledikçe büyüyordu sonsuzluğa. ‘Verdiklerimle ne yapılır,’ diye düşünmeksizin, ne bir eksik ne de bir fazla.
Evren böylesine cömertçe sınırsız potansiyelini sunarken her şey de kendince dönüşüyor, doğasında var olanı gösterebiliyordu devindiği yerden.
Bütün bunlar olup biterken içindeydin o sonsuzluğun. Enerjinin ilk olarak yoğunlaştığı tekillik noktasından doğmuştun her şeyle beraber. Yoğunlaşan enerji esneyip büyüyerek genişlerken ve yalnız esnemekle kalmayıp bütün sınırları da aşarken… Ve ansızın her şeyi uzay-zamana saçarken tam da merkezindeydin sen. Her şeye bir de bu açıdan bakmalısın belki de” diyor nicedir içimden bir ses.
“Belki de ‘Big Bang’den payımıza düşen ne,’ diye daha sık sormalısın kendine. Belki de ‘O noktada yalnız seni yalnız beni değil bizi de görmelisin aynı zamanda. İşte o vakit henüz göremediklerimiz, duyamadıklarımız ve algılayamadıklarımız ne bir eksik ne de bir fazla olacak ve biz tam da burada, merkezinde olacağız yaşamın. Ve evrenin o ilk müziğini hep beraber olduğumuz yerde duyabileceğiz,” diyor.
Yapabilir miyiz dersiniz? Doğuştan hakkımız olanı almayı, kabul etmeyi, çoğaltarak geri vermeyi başarabilir miyiz ki? Evrenle bir genişlemeyi, sonsuz potansiyel kuyumuzun bir rampasından diğerine sıçrayabilmeyi becerebilir miyiz ki?
“Yapabilirsiniz,” diyor ses.
O sesi sen de duyuyor musun içinde? Duymalısın. Duymalıyız. O, hepimizin doğasına gizlenmiş sonsuzluğun sesi. Çoğu kez yüksek perdeden konuşuyor duyalım diye. Peki o konuşuyor da biz niye… ya da duyar duymaz niye kısıyoruz sesini iyice? Haa! “Duymazdan geliyoruz,”diyorsun?
Biz ne dersek diyelim o hiç susmayacak. Eninde sonunda duyalım diye bile isteye konuşacak, konuşacak ve dahi konuşacak bizimle. Kimi sessiz kimi yine yüksek perdeden.
‘O vakit şanslı olanlarımız duyacak,’ öyle mi?
Sanmam… Peki ya? Hişt! Kulak ver…
“Ama önce,” diyor. “Yani biz olabilmemizden önce… Kendinden başla. Hadi topla tekillik merkezinde enerjini. İlk önce görünmez bir nokta olacaksın. Sakın korkma! Kim ne derse desin olumlu olumsuz, hiç takılma! ‘Sen busun, şusun, osun,’ deseler de, umursama! Sen önce kendi içine yoğunlaş, yoğunlaş ve iyice yoğunlaş. Ve sonra büyü, büyü ve iyice büyü. Ve dahi esne, esne ve iyice esne. Bütün esneklik sınırlarını aş, aş ve dahi aş!
Ve nihayet… Saçıl uzay-zamana. Dikkat et verdiklerine. Çünkü peşin sıra gelecekler. Her şeyin hakkını ver. Bundan başka neşe ver, sevgi ver, aşk ver, mutluluk ver, umut ver, para ver, aş ver, iş ver örneğin. Eğit, öğret, yaz, çiz, anlat, üret. Yani neyin varsa onun en iyisini ver. Verdiklerimi ne yaparlar, az mı kalır, çok mu gelir, diye hiç düşünmeden. Bil ki sen ne verirsen ver alanlar sınırlılıkları ya da sonsuzlukları kadar alabilecek içinden. Ne bir eksik ne de bir fazla. Doğasında olana dönüşerek ancak ve ancak onu gösterebilecek devindiği yerden. Tıpkı senin gibi… Haydi durma! Başlat sen de Big Bang’ini. Bunu ancak ve ancak sen yapabilirsin çünkü.”
Ama bak! Oldu mu ya? Kısmışsın sen yine o sesi. Aç biraz aç, meraklanma, rahatsız etmezsin kimseyi. Unuttun mu, herkes içinden kendisi kadarını alabilecek.
H. Esra Kara
12.12.2022

Siz Ne Düşünüyorsunuz?