Üç Moira | H. Esra Kara | Homeros Edebiyat Ödülleri 2020, Tarık Dursun K. Hikaye Ödülü, İkincilik Ödülü

Babaannen koyunların kırpılma mevsiminin hemen ardından girişti işe. Önce yapağıları yıkayıp pakladı bir güzel. Sonra avluya serdi. Akşama doğru kuruyanlarını topluyordu ki içeridekiler ilişti gözüne. O sırada Asiye, hayataltından bozma mutfağın taş zeminini yıkayan annene hararetle bir şeyler anlatıyordu. Sen de babaannenin karşısındaki sedire oturmuş kucağında okul çantan, ödevlerini yapıyordun güya. Göz göze gelmemek için başını ders kitabına gömdün. Sonra adeta şeytan dürttü seni. Yaşlı kadının bildik hallerini kaçamak bakışlarınla izlemekten kendini alamadın. Boşlukları da zihnine nakşedilmiş görüntüler arasından çekerek ezbere doldurmak hiç de zor olmadı. “Hah işte,” dedin. ”Hiç şaşmayan sıralama.”

Sinirlenince başını önce sağa sonra sola çevirirdi üst üste. Hem de üç kere. Ardından “Tövbe estağfurullah,” diyerek devirirdi gözlerini. Son olarak namaz bezini kulak arkasına kıstırarak elmas küpelerini sallar, yanında berisinde kim varsa uyduruktan bir iş buyururdu.

Asiye de bir keresinde “Dikkat ettim, ne zaman kızsa böyle yapıyor,” dememiş miydi?

Kaleminin ucunu kemirirken aklından geçenleri anlamış olmalıydı. “Kalk da bana bir bardak su getiriver, hem sor bakalım paça pişmiş mi,” deyiverdi yine buyurgan. İçeridekilerin lâfını bölmek için olduğu gün gibi aşikar sudan bahanesine boyun eğdin. Asiye’yle giriştiği bitmez tükenmez sidik yarışına istemeye istemeye bir kez daha alet oldun.

İçeri girdiğini gören Asiye’ye, sanki kendin alamazmışsın gibi “Su,” dedin. Hınzırlık huyun kimden mirastı, bilemedin. “Babaanneme,” deyip tepkisini izledin.

Sustu önce. Bardağı sana uzatırken annene “Bak, gördün mü, duramadı, kendine yediremiyor yanımıza gelmeyi. Su bahane, destur çekiyor uzaktan.”

Büyüdüğünü bir türlü kabullenemeyen annen seni işaret etti.

“Ne var yani, koca kız oldu, üstünü de gördü, o da bizden sayılır artık,” diye çıkıştı teyzen. Onun, yüreğinden geçeni söyleme cesaretini için için alkışladın. Ardından sana göz kırpınca daha fazla tutamadın kendini, “Helal olsun be,” dedin. Annenin ters bakışlarına aldırmadan kahkahalarla gülerek dışarı attın kendini.

Avluya çıktığında hâlâ gülüyordun. Seni yan yan süzerek bardağı elinden alan babaannen “Pişmiş mi,” diye sordu.

“Yok,” dedin gözlerini kaçırarak.

Senden lâf çıkmayacağını anlayınca üstelemedi. Az önce taradığı yapağıları sepete doldurup yanına oturdu. Yapağıyı kirmanına dolayıp eğirmeye başladı. Bir yandan da seni takip ediyordu. Bir ara gözlüğünün üzerinden dikkatle baktığını gördün.

“Dersin bitmedi mi daha?”

“Az kaldı bitiyor şimdi,” dedin.

İçeriyi kollayarak kolunu çekiştirirken sana doğru eğildi.

“Eskiden olsa ‘masal da masal,’ diye tuttururdun. Memelerin kabaralı beri unuttun masalları.”

Yüzün pembelendi, engelleyemedin. Dişiliğinin uluorta etrafa saçılmasından hoşlanmıyordun. “Yaşlı cadı,” dedin kızgınlıkla, duymadı. Öfkeni köpürtmeyi nasıl da biliyordu. Birden fark ettin. Evin içerisinde kıyasıya yarışan bu iki kadının ne çok ortak yanı vardı.

“Evvel zaman içinde…” diye başladı inatla. “Tanrılar zebil. Yerde, gökte, denizde, uçanı, kaçanı, kanatlısı, tırpanlısı…”

Biliyordun hepsini, kaçıncı dinleyişindi. Yine de bir şey demedin. Dediğim dedik insanları susarak yola getirmeyi annenden öğrenmiştin. Arkana yaslandın. Derin derin soludun. Göğsüne bağladığın ellerinle korudun yüreğinin mesafesini. Gözlerini akşam kızıllığının çöktüğü gökyüzüne çevirdin. Dilin sussa da vücudunun geri kalanı, gerekeni yapmıştı ki anladı gönülsüzlüğünü.

“Son kez,” dedi. “Bir daha istesen de yok.”

Susacak sandın, yanıldın.

“İnsan doğar doğmaz ömür ipliği de bükülmeye koyulurdu. Yazgısı, tanrılar tanrısının emriyle Üç Moira’ların elindeydi. Ki onlar insanın tabiatına bakar da öyle verirlerdi kararı. İnsanın payına düşense kâh mutluluk kâh mutsuzluk olurdu. Adları Klotho, Lakheis…”

Sen, onun bunca yabancı adı nasıl aklında tuttuğunu düşünürken babaannenin gözü kirmanın dönüşüne kilitlendi. Döndürdükçe eğrilen ip uzayacağı yerde her seferinde inceliyor, inceldiği yerden de kopuyordu. Yaşlı kadınsa aldırmıyor kopan ipi düğümleyip tekrar büküyordu.

“Ve Atropos…” diye döküldü senin de ağzından istemsizce.

Kendin bile şaştın yüreğindeki heyecana. Gizli gizli içlerinde en çok onu sevdiğini fısıldadın kendine.

“Evet ya Atropos,” dedi gözleri kıvılcım saçarak. “En zor görev onundu kardeşleri içinde.”

Kirman durmadan dönerken yaşlı gözlerinin feri yavaş yavaş sönümlendi, en sonunda gökte mücevher gibi parıldayan çoban yıldızında takılı kaldığında kelimeler tüm akışkanlığıyla ağzından dökülmeyi sürdürüyordu.

”Her insanın ipliğini bıkıp usanmadan büküp dururdu Moira’lar. Onlar kimin zamanının geldiğini bilirdi. İpi kestiler mi geriye dönüş yoktu. Kız kardeşlerden tanrılar bile kaçamazdı, değil ki biz ölümlüler kaçalım. Bi kırık çocuktum anamdan dinlediğimde. Ona da Midilli’deki evlerinde Rum komşuları anlatırmış çocukluğunda.”

Suyundan bir yudum alıp boğazını ıslattı.

“Klotho’nun görevi, yenidoğanın ömür ipliğini dokumaktı. Ve güzel Klotho, insanın içinde yaşadığı anı da şekillendirirdi. Anlayacağın kaderin ağlarını ören oydu.”

Herkese rağmen senin yaşamını şekillendiren annen geçti gözlerinin önünden.

“Ortancaları Lakheis, Klotho’nun eğirdiği ömür ipinin uzunluğunu belirlerdi. İşte bu yüzden insana ömür biçen oydu. Yumak onun elindeydi. Bir görevi daha vardı Lakheis’in. İnsanın geçmişine bakarak geleceğini söylerdi.” Zihninden “Falcı gibi,” diye geçti ilk kez.

Yumak kimin elindeydi, bu evde? Birden ürpertiyle “Demet Teyzem!” diye haykırdın. Ellerinle ağzını kapattın. Oysa seni duymadı bile. Geçen gün babaannenin kapattığı kahve fincanına bakar bakmaz gözleri fal taşı gibi açılan teyzenin, oğlanın okuldan alınma vaktinin geldiğini bahane ederek fincanı telaşla masaya bırakışı yeniden canlandı gözünde. Endişeni savuşturmak için kendini babaannenin anlattıklarına vermeyi denedin.

“En küçükleri Atropos’sa delişmenin tekiydi,” diyordu o sırada. “Günü geldiğinde tüm cesaretiyle gözünün yaşına bakmadan ipini kesiverirdi insanın…”

Sinsi bir zevk duydun ansızın. Az önceki endişen dağılır gibi oldu. Evdeki kadınları düşündün bir kez daha. O, sendeki değişimlere aldırmadan anlatmayı sürdürüyordu.

“…Böylece bir çırpıda yumağın sonuna geldiğini anlayıverirdi insan. Hayatı gözlerinden film şeridi gibi geçer, herkesle ve her şeyle vedalaşırdı. Çünkü Atropos, eğilip bükülmeyen, bildiğinden geri durmayan ve asla geri adım atmayan inatçının tekiydi.”

Dikbaşlılığınla gurur duydun birden. Bu hissedişin yüzüne yansımış olmasını diledin. Bütün mimiklerine iyice yerleşmesi için bir süreliğine salmadın içinden. O ise, kendi belleğinin kıvrımlarında seyahat ediyordu o sırada. Bu yüzden çoktan unutmuştu seni, biliyordun. Sen, sadece her defasında içini temizlemesi için bir araçtın belki de onun için.

Kirmanını sedire bırakarak, derin derin soludu. “Ah Atropos!” diye tekrarladı üç kere.

Ürkmüştün bu kez sesinden. “Evdekilerden biri gelse keşke,” diye geçirdin içinden. İçeriye kulak kesildin. Herkes kendi alemindeydi. Televizyonun sesinden başka ses duyulmuyordu.

Babaannen sanki soluğu zorlanıyormuşçasına kesik kesik konuşuyordu şimdi. Ne yapmalıydın, belki de fazla beklemeden içeriye gidip birilerini çağırmalıydın. Gözün onda, telaşla fırladın yerinden. Son anda parmaklarını ahtapot vantuzu gibi yapıştırdı koluna. Ardından bakışlarıyla olduğun yere mıhladı seni.

“Rahmetli anamın dediğine göre Yunanistan’da bir yer varmış. Unuttum şimdi adını. Kehanetler şehriymiş. İşte orada, bir tapınakta yaşarmış kaderin tanrıçaları. Kâhinler ulaklık edermiş insanlarla aralarında. Değil insanlar, tanrılar, tanrıçalar bile kâhinlere danışmadan adım atmazlarmış. Bu yüzden de herkes kâhin olamazmış. Zor işmiş onlarınki. En nihayetinde iyi geçinmeyi bilmek gerekirmiş insanın kaderini ellerinde tutan bu üç kız kardeşle. Çünkü onlar görev zamanı merhameti bir yana bırakırlarmış. Hiç kimseyi kayırmak defterlerinde yazmazmış.”

Bunları daha önce anlatmadığını fark ettin. “Neresi acaba,” diye meraklandın iyiden iyiye. Bir yandan da halini kolladın. “Bu kadar çok şeyi söyleyebildiğine göre sıkıntısı geçmiş olmalı,” diye düşününce rahatladın.

“Bense,” diye sürdürdü babaannen. “Gençliğimde inanmamıştım falcı kadına. ‘Üç oğluna, üç kız kardeş,’ demişti. ‘Ortancası benim gibi, hissedişi kuvvetli.’ Kaderin cilvesiymiş. Önce Anneni… Güzel Klotho,” diye gülümsedi, “kaderin ağlarını ören usta örgücü. Sonra Demet’i, Murat’ıma. Ne de güzel fal bakar haspa.”

Gözlerinde birikmiş yaşları ilk kez göstererek “Lakheis,” dedin.

Ses etmedi, az önce eğirdiği yün yumağı yere yuvarlandı. Almak istedin, engelledi.

“Selim’im,” diye içlendi. “Tekne kazıntısı, kıymetlim. Asiye’yi severmiş nicedir. Soluğu sıklaştı yine. ‘Asiye, delişmen, dik başlı, ablalarına benzemez,’ dedim, anlatamadım.”

Gözleri son kez çoban yıldızına sabitlenirken “Üç gün,” dedi. “Daha değil, merak etme, bir, iki, üç…” Sol elinin ilk üç parmağını saydı. “‘Üç gün sonra gelecekler almaya,’ diyor kâhinler.”

Üç gün sonra gözünü hafifçe aralayan babaannen “Yıldız,” diye inledi.

“Buradayım,” dedin elini tutarak.

Var gücüyle sıktı elini. Yaklaşmanı işaret etti. Bakışlarını tavana dikti. Sağ kolunu zorlukla havaya kaldırdı. İşaret parmağı yukarıyı gösterirken kulağına fısıldadı.

“Kaderi ellerinde,” diyorlar. Kapısında ‘Kendini bil!’ yazıyor…”

Ağzında bir şeyler daha geveledi, anlayamadın. Sesi boğuklaştı, kolu düştü, elini sıkan eli gevşedi, son yudum suyunu Asiye’nin elinden içti.

H. Esra Kara


kategorisi içinde

tarihinde paylaşıldı

Yazar:

Etiketler:

Siz Ne Düşünüyorsunuz?