İnci | H. Esra Kara | İnönü Üniversitesi Öğretmenin Öyküsü Öykü Yarışması, Seçkiye Giren Öykü, 2014

Hava, yere tükürsen donacak cinstendi. Ankara Garı’nda taksiden indim. Kürk yakalı paltomun yakalarını iyice kaldırdım. Deri valizimi binbir zahmetle sürüklüyordum. Merdivenleri çıkarken öfkesinden önüne gelene toslayacak boğa gibiydim. Yanımdan geçenler, meraklı gözlerle zarif görünüşüme uymayan kabalığıma bakakalıyordu. Benimse o an hiç kimse umurumda değildi. Kalabalığı yara yara istasyona doğru ilerliyordum. İçimde günlerdir susmak bilmeyen çok sesli koro vardı. Biri bitmeden diğeri başlıyor, akortsuz seslerin her biri ayrı telden çalıyordu.

Kesin yargılı olanı “Neden?” diye soruyordu. Bunca seçeneğin varken gençliğini daha önce adını bile duymadığın bir köyde geçiresin. Yıllarca bunun için mi dirsek çürüttün? Oysa neler ummuştun!” Aynı ses ton değiştirerek uysallaşıyor, “Gitmek zorunda değilsin, paraya ihtiyacın yok. Aptalsın sen! Daha dün, Kemal’i gözünü kırpmadan reddettin. Aşkmış, sevgiymiş, geç bunları, boş şeyler. Hadi ne duruyorsun, ara,” derken ardından suçlarcasına “Babana söz vermiştin unutma, seni okutan ülkene borcunu ödemelisin,“ diye anımsatıyordu.

İstasyona doğru yaklaşırken adımlarımı sıklaştırdım. Bir an önce binip uyumak istiyordum. Sonunda trenle eş zamanlı olarak perondaydım. Oldum olası vedaları sevmezdim. Ardıma bakmadan kompartımana daldım.

İçeride birkaç kişi vardı. Niyetim kimseyle konuşmadan gideceğim istasyona kadar uyumaktı. Beni ancak bu uyku rahatlatabilirdi. Böyle anlarda uyku benim için düşüncelerimden kaçmanın iyi bir yoluydu. Kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak eşyalarımı yerleştirecek, kendimi koltuğa atacaktım. Fazla dikkat çekmeden yapmalıydım bunu. Daha önceki yolculuklarımdan deneyimliydim. Özellikle yaşlı yolcularla göz göze gelmek demek; yolculuğun sonuna kadar hiç tanımadığım insanların hayat hikâyelerini dinlemek demekti. Evet, yaşlılarla konuşmayı, onları dinlemeyi severdim, ama şimdi sırası değildi. Bu telaşla valizimi yerleştirmeye çalışırken elim boynumdaki inci kolyeme takıldı. Bir anda taneler ipinden boşanıp vagonun dört bir yanına dağıldı.

“Hay aksi!” diye söylendim.

Yere çömelerek taneleri toplamaya çalışırken izlendiğimi fark ettim. Başımı kaldırdığımda düşük göz kapaklarının aralığından mavi mavi bakan yaşlı bir hanımla göz göze geldim. Yüz çizgileri derindi. Gülüşünün insanı çeken bir tılsımı vardı. Elini uzattı, yanındaki koltuğu işaret etti. Ne olmuştu bilmiyorum. Az önceki öfkeli halim yerini huzurlu, dingin, itaatkâr bir hale bırakmıştı. Karşı koymam mümkün değildi. Gösterdiği yere âdeta çöktüm.

Yumuşacık bir tonda “Bilge Öğretmen,” diye tanıttı kendisini.

Bakışlarımı zemin üzerine dağılmış inci tanelerinden ayırıp gözlerine baktım. Elim yaşamı sindirmişliği her halinden belli olan Bilge Öğretmen’in eliyle buluşurken sanki ona kendimi değil de bir başkasını tanıştırıyor gibiydim. Ne kadar saklarsam saklayayım duygularımı yüzümden okuduğunu hissediyordum.

“İnci… İnci Öğretmen,” dedim kendime bile yabancı gelen bir sesle.

“Ne güzel bir ad,” dedi. Zemine dağılmış inci tanelerini işaret etti. “Kolyen senin için önemli olmalı.”

Tedirgin bakışlarımı kaçırarak “Evet,” dedim. “Rahmetli annemin hediyesi.”

Fazla üstelemedi. Bir süre sustuk. Sonra sessizliği bozdu.

“Bak İnci,” dedi. “Sana bir öykü anlatacağım. İstersen dinleyebilir, istersen dinler gibi yapıp uyuyabilirsin ya da içinde bir yerlere saklanıp peşine düşebilirsin. Şunu bil ki insan yaşamında tesadüf diye bir şey yoktur. Şimdi, koltuğuna yaslan, Anladığın kadarını al. O senindir.”

İç sesim Bilge Öğretmen’in çağrısına uymam gerektiği konusunda ısrarlıydı. Gözlerimi kapattım. Hayatım trenle birlikte makas değiştirirken kendimi soğuk bir sonbahar gününde, elinde boyundan büyük tahta valiziyle garda trenin gelmesini bekleyen on bir yaşında küçük bir kızın gölgesi olarak buldum.

Üzerindekilere bakılırsa yoksuldu. Annesinin kirmanıyla koyun yününü eğirerek yaptığı ipten ördüğü nakışlı kazağı en değerli varlığı gibi görünüyordu. Onu sıcak tutabilecek tek şeyi buydu. Ablasından kalma bez ayakkabılarını üzerine tahta bavulunu koyarak saklamayı tercih ediyordu. Bu haliyle hem de tek başına… Nereye gidiyordu? Adres elindeki kâğıtta yazıyordu. Merakım iyice kamçılanıyor, yüreğimse korku, sevinç karışımıyla beraber öykünün içinde gitgide kanatlanıyordu.

Tren bir kasaba istasyonunda durdu. Küçük kız tahta bavulunu zorlukla indirdi. O an ona yardımcı olabilmeyi çok istesem de biliyordum ki bu mümkün değildi. Peşi sıra yürürken yol boyunca gösterdiği cesarete ve dirence hayran kalıyordum. Binbir güçlüğün ardından ulaştığı yerin yolculuğunun en önemli durağı olduğunu bilmiyordu henüz. Ağaçların gölgelediği yolda yürüdü bir süre. Yolun bitiminde okul tabelasını gördü ansızın. Artık yürümüyor, hedefine doğru âdeta uçuyordu.

Okul, koca bir ormanın içinde inşa edilmişti. Küçük kız nereye giderse peşindeydim. Gariptir ki beni ondan başka ne gören ne de duyan oluyordu. Yalnız kız ara sıra arkasına dönüp eliyle işaret ediyor, beni kendisini izlemeye davet ediyordu. Ardı sıra giderken her nedense yol boyunca saçılmış pek çok inci tanesiyle karşılaşıyordum. Taneleri alarak kırmızı kadifeden yapılmış bir kesenin içine koyuyor, yola devam ediyordum.

Oldukça girişken ve becerikli oluşuyla sınıfta hemen seçiliyordu. Öylesine arkadaş canlısıydı ki kendisi istemedikçe neredeyse yalnız kalmıyor, güleryüzü ve sevimliliğiyle yemekhane çalışanlarının yanında da yer ediniyordu kendisine. Kışları yağmur yağdığında bahçede dolaşırken ıslanan bez ayakkabılarını gürül gürül yanan mutfaktaki kuzinenin yanında kurutmak için bir sandalyede oturmak gibi bir ayrıcalığı bile olmuştu.

Yine yağmurlu bir günün ikindisiydi. Dersler bitmiş, kuzinenin başında kitap okuyordu. Mutfağın kapısında Baki Öğretmen belirdi. Bir sandalye çekti altına. Bakışlarını kızın gözlerinin hizasına denkledi. Konuştular oradan buradan. Sonra cebinden bir deste anahtar çıkardı öğretmeni. İçlerinden birini ona uzattı. Kütüphanenin anahtarıymış. Ne zaman isterse oradan kitap alıp okuyabilirmiş. O an kızın gölgesi değil kendisi olmak istediğimi hissediyordum. Bu dileğimi anlamış olmalıydı ki beni de ardına katarak kütüphanenin yolunu tutuyordu. Baki Öğretmen’in verdiği anahtar yalnız küçük kıza değil bana da yeni bir dünyanın kapısını aralıyordu böylece.

O günden sonra ne zaman boş kalsa kendini kütüphanede buluyordu küçük kız. Okumak en büyük eğlencesiydi. Arada sırada Baki Öğretmen de ona katılıyor, birlikte kitap okuyor ve okudukları hakkında konuşuyorlardı.

Bir seferinde Baki Öğretmen, okuma seansına dışı yaldızlı kâğıtla ciltlenmiş eski bir kitap getirdi. Kitabı gelir gelmez masanın üzerine bıraktı. Küçük kız, kitabı için için merak etse de soramadı. O gün öğretmeni kütüphaneden erken ayrılınca yalnız kalan küçük kız, kitabın masada durduğunu fark etti. Baki Öğretmen’in unuttuğunu düşünerek ardından koştu, yetişemedi. Kitap elinde tekrar içeri döndü. Küçük kızın eli kararsızca kitabın üzerinde gezindi.

Sabırsızlanıyordum. Kitabı açacak mıydı? Acaba kitap ne hakkındaydı? Sonra merakına yenilmiş olacak, açıverdi. Kapağını henüz kaldırmıştı ki divit uçlu kalemle “Kitabın bundan sonraki sahibi Bilge’ye…” diye yazılmış olduğunu gördü. Şaşkınlıkla kitaba iyice yaklaştı. Hayır yanılmıyordu. Basbayağı “Bilge’ye…” yazıyordu işte. Büyümenin zamanı gelmişti. O artık küçük kız değil Bilge’ydi.

Sayfaları tek tek çevirmeye başladı sonra. Sararmış yaprakların kenar boşlukları, aynı el yazısıyla neredeyse tamamen doldurulmuştu. Artık kitabın içeriğinden çok işlek yazının anlamlarını çözmekle meşgul olan Bilge, ilk öyküsünü kuruyordu böylece.

Ertesi gün Baki Öğretmen’i göremedi. Türkçe Dersi’ne başka bir öğretmen giriyordu artık. Kütüphaneye gelir diye bekledi, gelmedi. Sonradan öğrendiğine göre Baki Öğretmen’in tayini çıkmıştı. Gitmeden önce kendisine içi hayatla dolu hazine bırakan öğretmenini çok özleyecekti Bilge.

Baki Öğretmen’in gidişinin ardından günler geçmiş, kış bitmişti. Gelişini bin bir bahaneyle muştulayan bir bahar sabahı, kütüphaneye boş bir defterle geldi Bilge. Kitabı açtı. Sayfa kenarlarına yazılanları defterine geçirmeye başladı. İlk cümleyi yazdıktan sonra yüksek sesle okudu.

“Kendini olduğun halinle sevdiğinde adın unutulmazlar arasına girer.”

“Bu cümle beni tarif ediyor,” deyip göz kırptı.

 Gölgesiydim ne de olsa. “Beni de,” dedim.

O ilk cümleden sonra diğerleri geldi. Bir yandan okuyan Bilge, bir yandan da yazıyordu. Derken yavaş yavaş kendi cümlelerini de oluşturmaya başladı. Arada sırada yazdıklarından bazı bölümleri bana da okuyordu.

Kitaptaki küçük öyküler hayatı anlamaya çalışan insanların eşsiz yolculuklarıyla doluydu. Bilge’nin kitaba öykünüşüyle başlayan yazma serüveni onu yeni bir kapının eşiğine getiriyordu.

Her birini defalarca okumuştu. İçlerinde en sevdiği, kum tanesinin istiridyenin içerisinde geçirdiği zorlu yolculuğu anlatanıydı. Tüm değişimler sancılıydı öyküye göre. Bu yolculuğa sabırla katlanan kum tanesinin sonunda eşi benzeri bulunmaz inciye dönüşeceğini de müjdeliyordu aynı zamanda.

Bilge’ninse buradan yola çıkarak yarattığı öykü kahramanının da adı İnci’ydi. İnci, Anadolu’nun tıpkı istiridyenin içi gibi korunaklı, korunaklı olduğu kadar sancılı olan ücra bir köşesinde; el sürülmezse, eğitilmezse yitebilecek nice kum tanesini,.inciye dönüştürmekle görevlendirilmişti. Kulaklarıma inanamıyordum. Bilge, yıllar sonra bir tren vagonunda benimle karşılaşacağını biliyor gibiydi.

Bilge’nin öyküsü, aniden beni gölge kimliğimden sıyırarak tuttuğu gibi gerçekliğime, tren vagonundaki koltuğuma fırlatıverdi. Gözlerimi açtım. Bilge Öğretmen’e bunun nasıl olabildiğini sormak istiyordum. Başımı yana çevirdim. Koltuğun üzerinde dışı eprimiş defter, kapağı yaldızlı eski kitap, bir de kırmızı kadife keseden başka bir şey yoktu.

Heyecandan kalbim duracaktı. Kitabın kapağını bu kez ben açıyordum. İlk sayfadaki “Bilge’ye…” yazısının hemen altına iliştirilmiş “Kitabın bundan sonraki sahibi İnci’ye…” ifadesini şaşkınlıkla okuyarak…

Sonra defteri açtım. Sararmış son yaprağına “Sevgili İnci, öğretmenliğim süresince bu deftere nice öyküler yazdım. Hepsi de gerçek oldu. Bunlardan bir tanesi de senin henüz tamamlanmamış öykündü. Sana söylemiştim değil mi, tesadüf diye bir şey yoktur. Bu öyküyü tamamlamak ya da yarım bırakarak çekip gitmek pek tabii ki senin kararındır. Hangi yolda yürürsen yürü, yolun aydınlık olsun. Sevgiler…” diye not düşmüştü Bilge Öğretmen.

 Tren ineceğim istasyona doğru yol alırken keseyi açtım. İnci taneleri vagon penceresinden vuran güneş ışığıyla kırmızı kadifede parıldıyordu. Hepsini tek tek dizdiğim ipi düğümleyip boynuma astım. İstiridyenin içine sıkışıp kalmış kum tanelerini düşündüm sonra. Boynumun borcuydu her biri. Tren istasyona girmek üzereyken ayağa kalktım, valizimi aldım. Yola çıkmaya hazırdım.

H. Esra Kara


kategorisi içinde

tarihinde paylaşıldı

Yazar:

“İnci | H. Esra Kara | İnönü Üniversitesi Öğretmenin Öyküsü Öykü Yarışması, Seçkiye Giren Öykü, 2014” için 3 cevap

  1.  Avatar
    Anonim

    Esram, senin her öykün, nasıl yüreğe böylesi dokunur ve sızlatır??
    Emeğine ve kalemine sağlık…

    Liked by 1 kişi

  2. RAHİME ÜNŞAN Avatar
    RAHİME ÜNŞAN

    tek kelimeyle mükemmel, çocukluğum, canım arkadaşım…

    Liked by 1 kişi

  3.  Avatar
    Anonim

    Selam
    Can Esra Hocam
    Anlamlı, akıcı her yapıtınız gibi bu öykünüzde harika…
    Nur olunuz.
    Saygılarımla…

    Liked by 2 people

Siz Ne Düşünüyorsunuz?