Huzurevinin çamlığa bakan odasında, eski defterleri karıştırıp geçmişi yaşarken çalan telefonu, titreyen eliyle açtı. Yaşlı naif bedeniyle pek uyumlu olmayan gür sesiyle karşısındakinde anlık çekinti uyandırdı. Telefondaki ses, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan aradığını, bu yıl Başkent’ te yapılacak olan öğretmenler günü kutlamalarında, “Bizleri Yetiştiren Öpülesi Eller Onur Ödülü’ne” layık görüldüğünü, kabul etmesi halinde… Heyecandan ne diyeceğini bilemedi. Konuşmanın devamını, sonradan defalarca hayalinde canlandırmasına rağmen anımsayamayacaktı. Kısa süreliğine de olsa uğradığı bellek kaybı, yetkilinin; hazırlığını tamamlamasını, birkaç gün içerisinde bakanlık görevlisinin eşliğinde yola çıkacağını belirtmesiyle son buldu. Yorgundu kalbi. Sesi duyulacak diye korktu. Güçlükle konuşabildi, teşekkürle kabul etti. Ne zamandır, öğretmenliğini bu derece anımsatan başka bir şey olmamıştı.
Hevesle dalıp gitti geçmiş günlere. Meslek yaşamının son yıllarında öyküleştirdiği anılarından bir sayfa açıp büyütecini satırların üzerinde gezdirdi. Gözleri eski keskinliğini yitireli çok olmuştu. Yanından ayırmadığı büyüteci yalnız harfleri değil, özlemini çekip dönebilmeyi arzuladığı geçmişini de büyütüyordu. Sıradan bir merceğin her şeyden daha değerli oluşu bu yüzdendi.
Çoğu öyküsünün kahramanıydı. Buna rağmen yazarken kendini gizlemeyi seçmişti. Düşünde, büyükannesini görüp ruhunu keşfeden genç öğretmenin yaşadıkları, aralarında en sevdiğiydi. Yüksek sesle okurken çekimine kapılıverdi. Zaman içinde zaman, mekân içinde mekân yaratırken çıktığı yolculuk, dağların arasına sıkışmış o kasabanın dik yamacında bırakıverdi onu…
Her gördüğünde biraz daha kafasını bulandıran o düşü gördü yine. Büyükannesi gülümseyen yüzüyle yanına gelip saçlarını okşuyor. Gözlerinin içine bakıp: “Bir yıla bin yıl sığdır, bin yıla bir insan sığdır, anlamazsan bunu, yaşamın ne kadar sığdır.” Gözleri düşten sıyırılıp gerçeğe alıştığında “ Bu kez soracağım; ne demek istiyor? ” diye aklından geçiriyor. Tam soracakken de ağzı dili bağlanıyor, konuşamıyor, adeta büyüleniyor. Büyükanneyse hep aynı ifadeyle, “Bir gün anlayacaksın.” dermiş gibi bakıyor ona.
Düşü, kasabaya geldiğinden bu yana iyiden iyiye uykularının gediklisi olmuştu. Onunla ilk defa yatılı okulda okuduğu sıralarda, zifir karanlık bir gecede tanışmıştı. Bu hayali buluşma, hedefinin öğretmenlikten uzak olduğu yıllara denk düşüyordu. Derken koşullar onu hissettirmeden, hayallerinin yasaklısına yanaştırdı. Sonradan yazgısına boyun eğip yaşadıkça, “Dünyaya bir daha gelsem, yine öğretmen olurdum.” diyecek kadar da çok sevdirdi.

Öğretmenliğinin ilk günleriydi. Yaşamında denizden hiç bu kadar uzaklaşmamıştı. Dağların arasına sıkışıp kalmış kasabaya yeni atanmış, üç beş parça kırık dökük eşyayı, güç bela bulduğu iki göz odaya tıkıştırdıktan sonra yorgunluktan uyuyakalmıştı. Her zamanki düşü belleğinde gözlerini açtı. Bir an kim olduğunu, kaç yaşında olduğunu, nerede bulunduğunu anımsayamadı. Kendine gelmeye çalışırken gözü odanın duvarına takıldı. Elini gezdirdiği yalınkat beyaz badana, sıvanın pürüzlerini örtmeye yetmemişti. Doğup büyüdüğü Rum evinin duvarları hiç böyle değildi. Yıllar önce merakına yenilmiş, kimse görmeden pencere pervazının kenarından tırnağıyla kazımış, kazıdıkça alttan gelen renklerle daha da coşarak, sonunda kat kat boyanın altında gizlenen sıvaya ulaşmıştı. “Kim bilir o hale gelene kadar kaç ustanın eli değdi, kaç insan kokusu karıştı?” Yüksek sesle konuşmuştu, karşısında biri varmış gibi. Yalnızlığını fark ettiğinde gerindi, yavaşça doğruldu: “ Bir insanı yetiştirmek de böyle işte; kusurlarını, eksiklerini törpülemek için ne çok zaman, ne çok insan lazım! ”
Kafası düşüncelerle dolu, kitaplarını yerleştirirken bir fotoğraf eline geçti. Büyükannesi kalabalığın arasından bütün ihtişamıyla sıyrılmış, gülümsüyordu. Yaşarken de böyleydi o. Ufak tefek olmasına rağmen duruşuyla, konuşmasıyla devleşenlerdendi. İlginç tekerlemeleriyle, manileriyle geçmiş zamanların bilgesiydi. Sıradan birkaç sözcüğü öyle büyük ustalıkla birleştirirdi ki ağzından döküldüklerinde tınısı, kulağa hoş gelirdi. Anlamı çözmek de karşısındakinin maharetine kalırdı. Huyunu bilen dikkatle dinler, söylediklerini beynine nakşederdi. Tanımayansa sorar, o duymazdan gelir, başka lafa bozardı. Tekrar etmeyi sevmezdi, ta ki bu dünyadan göçüp torununun düşüne girene kadar. Belki de büyükanne, diğerlerinin bilmediği çok şey biliyordu. İnsancıklarının; –Sevdiklerine insancıklarım, derdi. - dermanı, zor anlarının yoldaşı oldu. Yoksa şimdi de onun eliyle mi yol gösterecekti?
Yeni bir yaşama başlamanın heyecanıyla mı yoksa yorgunluktan mı anlayamadı. Düşüncelerini toparlamada zorlandı. İçinden gelen ses, yaşamının bir yol haritasına ihtiyaç duyduğunu fısıldadığından bu yana nereye gitse yanından ayırmadığı sarı deftere, dağınık düşüncelerini not alıyordu. Zaman zaman notlarını; hisleri, karşılaştığı insanlar, duyduğu haberler ya da düşleri oluşturabiliyordu. Yazarken, bütün duyularını avcı ustalığıyla harekete geçiriyor, dışarıdan bakıldığında yaşamında pek değişiklik yokmuş gibi görünse de, bu eylemiyle özlemini çektiği yeni denizlere açılıyordu.
Kasabanın tek caddesi olan dar kaldırımlı ağaçlı yolda alnında biriken teri silerek ilerledi. Kapı önlerine oturmuş kara yazmalı kadınlar, kendilerinden farklı, burada oluş nedenini bildikleri bu genç kız için, kafalarında düzmece yaşamlar kurgulayıp söylediklerine de inanadursunlar; o, oturanları selamlayıp okula varmıştı bile. İçeri girdiğinde yeni doğmuş bir bebeği ona teslim edip tek başına bırakmışlar gibi çaresiz, öylece kalakaldı. Bir süre ne yapacağını bilemeden, hiçbir şeye dokunamadı. Farklılıkların yarattığı zenginliği içine çekti. İliklerine kadar hissettiğinde, o güne kadar doğal saydığı kendini beğenmişliğinden utandı. Yaşamın vericiliğine rağmen çoğunu görmezden gelmek âdetiyse de bundan, duyarsız olduğu anlamı çıkarılamazdı. Genellikle böyle anlarda gözü, saate takılırdı. Çocukluğundan kalma eski alışkanlıkla, yelkovanın hareketiyle tetiklenen akrebin küçük kıpırtısını yakalamaya çalıştı. Bunu saatlerce, sıkılmadan yapabilirdi. Zamanın nasıl geçtiğini fark edemeden, zamanı yakalamak… Belki de, açmazıydı ya da kurtuluşuydu bu. Yaşamı sanki, saate baktıkça kadranda şekilleniyordu.
Eve döndüğünde gün boyu okulda uğraştığı halde yorulmadığını fark etti. Babası: “İnsan sevdiği işi yaparsa yorulmaz.” derdi. Bu laflara bıyık altından gülüp geçtiği günler çok geride kalmıştı. Geçmişin yaşanmışlıkları, küflü sandıklarından çıkıp bulunması gereken yerlere kendiliğinden yerleşen, masallardaki sihirli eşyalar gibiydi. Ne zaman ihtiyaç duysa aklına geliveriyordu.
Okullar açılalı neredeyse üç ay olmuştu. Yoğun çabayla öğrencilerine okuma yazma öğretmeye çalışıyordu. Yazı çalışması yaptırdığı sıraydı. Kapı çalındı. Başını çevirmesiyle karşısında müdürü, yoksulluğu her halinden anlaşılan ihtiyarı ve küçük oğlanı görmesi bir oldu. Çocuğun üstü başı, günlerdir sokakta unutulmuşçasına çamur içindeydi. Belki sokakta değil ama dedesi okula gitmesi gerektiğini anımsayana kadar yaşamın kıyısında bekletilmişliği vardı sanki. Genç öğretmenin gözleri, o anda sıcacık gülümseyen kara gözlerle buluştu. Söze gerek yoktu, ikisi de çok eskiden ruhlarının burada buluşmak üzere sözleştiğini anlamıştı.
Okul müdürü, yanına geldi. Kapıda kalan yaşlı adam, çocuğun kabulüne katkıda bulunmak için mi, yoksa ne yapacağını bilemediğinden mi, son bir hamle ile cebinden tarağını çıkarıp çocuğun dik saçlarını, kaşla göz arasında tarayıverdi. Diğer öğretmen, neredeyse dönemin sonunun geldiğini bahane ederek çocuğu almamıştı. Her ne kadar Müdür Bey durumu üstü kapalı olarak anlatmışsa da, asıl nedenin bu olmadığını biliyorlardı. Nedenlerin ya da sözlerin önemini yitirdiği an, oradakilerin dudak kıpırtısını ve vücut hareketlerini görmeseydi konuştuklarının farkında olmazdı. Şimdi kulağında yankılanan yalnızca büyükannesinin sesiydi. Yapılması gerekeni yıllar öncesinden haber veren; o günün bugün olduğunu, çocukta saklı cevheri gün ışığına çıkaracak kişinin kendisi olduğunu sezdirerek anımsatıyordu bir kez daha.
Gidenlerin ardından, yeni öğrencisini elinden tutup arkadaşlarıyla tanıştırdı, sırasına oturttu. Adını sordu, havaya parmağıyla yazmasını istedi. Çocuk çekingen el hareketleriyle öylesine bir şeyler çiziktirirken o yüksek sesle sınıfa seslendi: “Haydi, hep beraber arkadaşınızı alkışlayalım.Yeni kayıt olmasına rağmen adını ne güzel yazıyor!”
Sınıfta kopan alkış, doğduğu kasabanın kumsallarında, taşlara vuran dalgaların çıkardığı sesi anımsattı genç kıza. Her çarpıştan sonra taşların artık eskisi gibi olamayacağını bilmesi, bu dağbaşında çocuğun içindeki değişimi anlamasını kolaylaştırıyordu. Çocuk, alkışla beraber sanki daha önce yaşamıyormuş da o an canlanmışçasına, yoksulluğunu da, diğer dersliğin kapısında yaşadığı yenilgiyi de unutuvermişti. Minik öğrenciler, büyüklerin hesap dolu karmaşık dünyasını henüz keşfedemediklerinden olsa gerek, tüm saflıklarıyla yeni geleni aralarına alırken o, kazandığı yüreğin zafer dolu bakışlarına gizlenmiş minneti, mutlulukla izledi.
O akşam da, okulda olanları sarı deftere kayıt düştü: “ …Bu çocuk çok akıllı. Biraz zaman ayırırsam, diğerlerine yetişmesi işten bile değil…” Şimdi, yıllar sonra geriye dönüp baktığında bu satırları kaç kez okuduğunu anımsayamıyordu bile O gün gelene kadar daha kaç kez okuyacaktı? Okudukça oralara gitmek isteyişi, yaşlandığını bahane ederek vazgeçişi… Bu kararsızlığın ardında, hayallerindeki dağ kasabasını eski haliyle bulamamak da var mıydı kim bilir?
Tören günü, yıllar önce görev yeri kurasını çektiği bakanlığın şura salonunda, adı anons edildiği an, o günlerdekine benzer bir duyguyla tüm bedenini sıcak bastı. Koltuğundan kalkmaya davrandığı sırada ellili yaşlarında, şık giyimli bir bey yanına geldi. Bir sultana eşlik edermişçesine elinden tuttu, sahneye çıkardı. Sunucu, öğretmenliğiyle ilgili övgü dolu sözler söyleyip, ödülünü vermek üzere Prof. Dr. Erol Kınık’ı davet ettiğinde kırışık yüzüne yerleşmeye çalışan şaşkınlığı gizlemekte zorlandı. Az önce birlikte sahneye çıktığı adam, şimdi kürsüdeydi. Öğretmenine borçlu olduğu alkışı, yıllardır ruhunda biriktirmenin sabırsızlığıyla salondakilerin ellerine bulaştırıyordu. Kalabalık da aynı coşkuyla onu alkışlamak için ayaklanmıştı. Yaşlı çınar, gururla profesörün kara gözlerine baktı. Beyninin kıvrımları o gözlerdeki sıcacık bakışı yakalayıp, ünvanın süslediği isimle bütünleştirdi. Yüreği çoğalan heyecanını, sevinçle harmanlarken yine o eski, tanıdık alışkanlık, yelkovanın hareketini tetikledi. Akrebin küçük kıpırtısında zamansızlaştı. Yaşadıkları, saatin kadranında son şeklini alıp belleğinden geçmişe doğru, sessizce süzüldü…
H. Esra Kara


Siz Ne Düşünüyorsunuz?