Sınırı geçtiklerinde karanlıktı, göz gözü görmüyordu. Günlerdir bitkin halde yürüyorlar, tere, toza, toprağa bulanmış bedenleriyle geçtikleri her yerde koku bulutu bırakıyorlardı. Koku ağırdı, hissedilmeyecek gibi değildi. Buna karşın duyarsızlaşmış olmalıydılar. Uzak bir düşe böylesine yakınlaşmışken belki de en iyisi buydu. Yüzü geceyi andıran karanlık bakışlı adama ellerinde avuçlarında ne varsa saymışlardı.
Bilmedikleri bir ülkenin ıssız kumsallarına bırakıldıklarında zorlu yolculuğun son ayağındaydılar. Bitkin adımlarının sesi, uçsuz bucaksız mavilikte yankılandı. Çoluk çocuk kendilerini kumlara bıraktılar. Biraz soluklandılar.
Ne demişti adam? Yelkenlinin adı Umut’tu. Onu beklerken açlıklarına martıları kurban ettiler. Çocukların yüzüne can geldi. Hoplayıp zıplamaya başladılar. Kadınların yüzü pembelendi. Adamların omuzları dikleşti.
Alcakaranlıktı. Açıkta görünen Umut’un sesi mavilikleri yırttı. Motor, yaklaştıkça içleri kıpır kıpır oldu. Karanlık yüzlü adam, itiş kakış bindirdi hepsini. Adamlarla bir şeyler konuştu ve gitti. Artık kaderleriyle başbaşaydılar. İlk kez gördükleri maviliğin üzerinde olmak ürkütücüydü. Rüzgar, rüzgarlığını gösteriyordu. Sertliğe meğilliydi.
Adamlar, sessiz, çocuklar, ürkekti. Kadınların işi hepsinden zordu. Yürekleri, kara çarşaflarının ardında korkularını gizliyordu. Kucaklarında bebekleriyle eteklerinden çekiştiren çocuklarına kol kanat germek güçtü.
“Olsun,” diyorlardı.
Karınlarını doyuracak aş, iş bulmaya az kalmıştı.
Mavinin koynunda sıcacık düşlere dalmak üzereyken Umut, açılamadan fırtına patladı. Düşleriyle beraber her şeyi alabora etti. Herkes başının çaresine bakmalıydı. Onlar da öyle yaptı. Rüzgarın öfkesi dindiğinde kadınlar, çocuklarıyla analığa, adamlar da su bidonlarıyla eskisinden daha yoksul kaldıkları hayata teslimdi.
ESRA KARA

Siz Ne Düşünüyorsunuz?